SİYAH BÜLBÜL hikaye
İlkbahar mevsiminde, rüzgârın ahenkle dans ettiği güzel bir saatindeyim. Gökyüzünde en güzel mavinin bulunduğu bu saatte, çiçekler açan ağaçların eşsiz görüntüsü gözlerimi esir alıyor. Kuşların cıvıltısı, aynı bir müzik melodisine benzeyip insana ritim tutturuyor. Ama yemek masasını balkona taşımış, ufacık kedisiyle kahvaltı yapıp" Uyanmak sabahın yedisinde, nefes almak şükranla, selamlamak güneşi, bir de seni sevmek Mediha. Ben böyle zamanlarda çıldırırım sevinçten." deyip buğulu ama parlayan gözlerle karısının fotoğrafına bakan İbrahim Bey gülerken böyle rengarenk günde bankta oturmuş içine ağlayan bu kadın da kim?
Gözlerini dikmiş yere, ellerini koymuş dizine, kakülünden yüzünü görmesek de kederli hali kara bulutlar üzerindeymiş gibi belli oluyordu. Şu an neye üzülüyor, neye kırılmış bilemem ama bir resim sergisinde Fransız şapkası takmış bir kadının
"Yalnız insan yok ki yüzü
Yağmur çarpan bir camekan
Ve gözünden sızan yaşlar
Bir parçadır manzaradan." deyip ‘Yalnız İnsan’ şiirinden alıntı yapacağına eminim. Tabii siyah, karanlık bir günde Edward Hopper'ın tablosundan çıkmış gibi görünen bu yürek burkan kadını görseydim karanlığa ne kadar yakıştığından bahsederdim. Ama bu rengarenk bir ilkbahar sabahında yalnız, kadın bir leke gibi duruyor. Ahengi bozan bir leke. Merak da etmiyor değilim. Acaba kadının sıkıntısının, kederle dizine dokunan elinin, bu kadar ıstıraplı görünmesinin sebebi neydi? Çok sevdiği bir yakınını kaybetmiş olabilir miydi? Ama öyle olsa bir bankta oturup düşüncelere dalmazdı değil mi? Elinde çantası ve ince ceketi olduğuna göre bir yerden dönüyor olmalı. İş başvurusu kötü geçmiş olabilir mi acaba? Ben böyle sorular sorup cevap bölümünü atladığım sırada uzunca bir delikanlı oturuyor kadının yanına.
"Mm merhaba. Kusura bakmazsanız bir şey sormak istiyorum. Mm… acaba bana yani tabii isterseniz neden bu kadar üzgün olduğunuzu... Eğer sıkıntınızı anlatacağınız biri yoksa bana anlatabilirsiniz. Tabii eğer isterseniz. Çünkü deminden beri gözüm buraya kayıyor ve sıkıntıyla dolup taştığınızı, yani aslında taşmanız gerektiğini ama sizin inatla derdinizde boğulmayı tercih ettiğinizi hissediyorum." dedi. Benimle aynı düşünceleri paylaşan biri olduğuna sevindim açıkçası. Kadının soyut olarak nefes almadığını ve nefes alan insanların yardımına ihtiyaç duyduğu çok uzaktan bile belli oluyordu. Zaten siz de zihninizde olayları takip ettiğinizde kadının yardım çığlıklarını duyuyorsunuzdur. Bazen yardım çığlıkları o kadar sessiz olur ki onları duyamazsın ama görebilirsin ve tam o anda -kadının bakışları adamın gözlerini bulduğunda- yardım çığlıkları gencin kalbini rahatsız edici bir sesle kapladı. O öyle bir bakıştı ki insanın kalbine bir demirle vuruluyormuş gibi hissettiren. Hani abartmadan söylüyorum ki soyut olarak bir boğulma sahnesini izlemek gibi. Tabii ben sadece karşı tarafın hissettiğini tek anlatabiliyorum. Çünkü kadının acısını anlatmam mümkün değil.
"Ben iyiyim. Yine de düşünceniz için teşekkür ederim."
"Bakın cidden iyi görünmüyorsunuz. Sizin güveninizi kazanmak için şöyle diyeyim o zaman. Ben psikoloji bölümünü okuyorum. Üçüncü sınıfım hatta. Gerçekten sizi dinlemek isterim. Hatta sizi bir kahve içmeye davet edeyim. Beni kırmayın lütfen."
Kadın cevap vermeden ayağa kalktı delikanlı, kadının kalkması için yardım etti ve birlikte bir lokantanın yolunu tuttular. Kuşlar her şeye rağmen neşeli parçalarını ötmeye devam etti.
"Ama sen hep aynı şeyi yapıyorsun Melike. Sürekli insanların kalbini kırıyorsun. Kalp kırmak senin için basit bir şey olabilir. Ama benim için affedilemez bir durum. Kalp kırmak çok zalimce Melike. Çok zalimce ve telafisi de yok. İnsanın kalbi bir kez kırıldı mı tamiri çok zor oluyor." deyip eşine sitem eden Hilmi Bey'in tam arkasına oturdu ana karakterlerimiz. Delikanlı karşısındaki hüzünlü kadının derdini açması için söze nasıl başlayacağını kestiremiyor gibiydi. Önce işe iki kahve sipariş etmekle başladı. Eğer ona onun derdini dinlemeye hazır olduğunu söylerse bu çok samimiyetsiz kalırdı. Sonra kadının adını bilmediğini hatırladı.
"Benim adım Emre. Seslemek zorunda kalırsan diye söylüyorum."
Kadın hafifçe başını salladı.
"Peki ben sana nasıl hitap etmeliyim?"
Kadın gözlerini sımsıkıya kapattı. Kıpkırmızı olmuş gözlerini bir süre sonra açtı ve gözlerinden bir damla süzüldü.
"Özür dilerim Emre. Çok özür dilerim. “Yüzündeki kederli ifadeye nazaran sesinin o kadar üzgün çıkmamasına şaşırıp kaldığım için kadının özür dilemesine takılamamıştım bile. Delikanlının anlamlandıramayan bakışları kızın peşini bırakmıyordu.
"Biliyor musun Emre? Küçükken iyi insanların var olduğuna inanırdım. Oysa şimdi onlar benim için hayali karakterler gibiler. Noel baba gibi mesela. Onların var olmadığını bilirim ama işte içimde inanç vardı küçükken. Büyüdükçe iyi insanların uydurma karakterler olduğunu anladım.” Ben ne olduğunu anlamak için daha demin vücudundan keder taşan kadının şimdi öyle normal olan ses tonuyla ağzından çıkan kelimeleri dikkatle dinlerken önlerinde bir hareketlilik oldu. Melike Hanım’ın elinde emanet gibi duran silah, çatılmış kaşlarıyla bağırıyor, daha demin kalp kırmanın kötü bir şey olduğundan bahseden eşine.
“Bir kere bana sordun mu neler olduğunu Hilmi? Benim haksız olduğumu söyledin her zaman. Bir kez olsun ‘Melike neler oldu?’ diye sormadın.” Melike Hanım’ın sesi ne kadar yüksekse oradaki insanların korkuları da bir hayli yüksekti. İnsanlar bağırıyor, kaçıyor ve birileri birbirinden habersiz aynı anda polisi arıyordu. Pembe ceketli bir çocuk babasına sarılmış ağlıyordu. Orta boylu, sarışın bir garson Melike Hanım’ın üstüne atılmaya çalıştı. Melike Hanım “Çekil! Ateş ederim, çekil!” diye bağırıyor. Garson “Lütfen silahı bırakın. Hanımefendi, lütfen!” diyordu, onca yüksek gelirime rağmen sakin bir ses tonuyla. Melike Hanım tetiği çektiğinde ne umut ettiğini hissedemiyorum. Garsona mı, kendisine mi, yoksa kocasına mı isabet etmesini istediğini bilmiyorum ama kurşun bizim delikanlıya isabet alınca delikanlının yüz ifadesini unutamayacağım sanırım.
Okuduğunuz için teşekkürler.
Bir hikayenin daha sonuna geldiniz.
Gözlerini dikmiş yere, ellerini koymuş dizine, kakülünden yüzünü görmesek de kederli hali kara bulutlar üzerindeymiş gibi belli oluyordu. Şu an neye üzülüyor, neye kırılmış bilemem ama bir resim sergisinde Fransız şapkası takmış bir kadının
"Yalnız insan yok ki yüzü
Yağmur çarpan bir camekan
Ve gözünden sızan yaşlar
Bir parçadır manzaradan." deyip ‘Yalnız İnsan’ şiirinden alıntı yapacağına eminim. Tabii siyah, karanlık bir günde Edward Hopper'ın tablosundan çıkmış gibi görünen bu yürek burkan kadını görseydim karanlığa ne kadar yakıştığından bahsederdim. Ama bu rengarenk bir ilkbahar sabahında yalnız, kadın bir leke gibi duruyor. Ahengi bozan bir leke. Merak da etmiyor değilim. Acaba kadının sıkıntısının, kederle dizine dokunan elinin, bu kadar ıstıraplı görünmesinin sebebi neydi? Çok sevdiği bir yakınını kaybetmiş olabilir miydi? Ama öyle olsa bir bankta oturup düşüncelere dalmazdı değil mi? Elinde çantası ve ince ceketi olduğuna göre bir yerden dönüyor olmalı. İş başvurusu kötü geçmiş olabilir mi acaba? Ben böyle sorular sorup cevap bölümünü atladığım sırada uzunca bir delikanlı oturuyor kadının yanına.
"Mm merhaba. Kusura bakmazsanız bir şey sormak istiyorum. Mm… acaba bana yani tabii isterseniz neden bu kadar üzgün olduğunuzu... Eğer sıkıntınızı anlatacağınız biri yoksa bana anlatabilirsiniz. Tabii eğer isterseniz. Çünkü deminden beri gözüm buraya kayıyor ve sıkıntıyla dolup taştığınızı, yani aslında taşmanız gerektiğini ama sizin inatla derdinizde boğulmayı tercih ettiğinizi hissediyorum." dedi. Benimle aynı düşünceleri paylaşan biri olduğuna sevindim açıkçası. Kadının soyut olarak nefes almadığını ve nefes alan insanların yardımına ihtiyaç duyduğu çok uzaktan bile belli oluyordu. Zaten siz de zihninizde olayları takip ettiğinizde kadının yardım çığlıklarını duyuyorsunuzdur. Bazen yardım çığlıkları o kadar sessiz olur ki onları duyamazsın ama görebilirsin ve tam o anda -kadının bakışları adamın gözlerini bulduğunda- yardım çığlıkları gencin kalbini rahatsız edici bir sesle kapladı. O öyle bir bakıştı ki insanın kalbine bir demirle vuruluyormuş gibi hissettiren. Hani abartmadan söylüyorum ki soyut olarak bir boğulma sahnesini izlemek gibi. Tabii ben sadece karşı tarafın hissettiğini tek anlatabiliyorum. Çünkü kadının acısını anlatmam mümkün değil.
"Ben iyiyim. Yine de düşünceniz için teşekkür ederim."
"Bakın cidden iyi görünmüyorsunuz. Sizin güveninizi kazanmak için şöyle diyeyim o zaman. Ben psikoloji bölümünü okuyorum. Üçüncü sınıfım hatta. Gerçekten sizi dinlemek isterim. Hatta sizi bir kahve içmeye davet edeyim. Beni kırmayın lütfen."
Kadın cevap vermeden ayağa kalktı delikanlı, kadının kalkması için yardım etti ve birlikte bir lokantanın yolunu tuttular. Kuşlar her şeye rağmen neşeli parçalarını ötmeye devam etti.
"Ama sen hep aynı şeyi yapıyorsun Melike. Sürekli insanların kalbini kırıyorsun. Kalp kırmak senin için basit bir şey olabilir. Ama benim için affedilemez bir durum. Kalp kırmak çok zalimce Melike. Çok zalimce ve telafisi de yok. İnsanın kalbi bir kez kırıldı mı tamiri çok zor oluyor." deyip eşine sitem eden Hilmi Bey'in tam arkasına oturdu ana karakterlerimiz. Delikanlı karşısındaki hüzünlü kadının derdini açması için söze nasıl başlayacağını kestiremiyor gibiydi. Önce işe iki kahve sipariş etmekle başladı. Eğer ona onun derdini dinlemeye hazır olduğunu söylerse bu çok samimiyetsiz kalırdı. Sonra kadının adını bilmediğini hatırladı.
"Benim adım Emre. Seslemek zorunda kalırsan diye söylüyorum."
Kadın hafifçe başını salladı.
"Peki ben sana nasıl hitap etmeliyim?"
Kadın gözlerini sımsıkıya kapattı. Kıpkırmızı olmuş gözlerini bir süre sonra açtı ve gözlerinden bir damla süzüldü.
"Özür dilerim Emre. Çok özür dilerim. “Yüzündeki kederli ifadeye nazaran sesinin o kadar üzgün çıkmamasına şaşırıp kaldığım için kadının özür dilemesine takılamamıştım bile. Delikanlının anlamlandıramayan bakışları kızın peşini bırakmıyordu.
"Biliyor musun Emre? Küçükken iyi insanların var olduğuna inanırdım. Oysa şimdi onlar benim için hayali karakterler gibiler. Noel baba gibi mesela. Onların var olmadığını bilirim ama işte içimde inanç vardı küçükken. Büyüdükçe iyi insanların uydurma karakterler olduğunu anladım.” Ben ne olduğunu anlamak için daha demin vücudundan keder taşan kadının şimdi öyle normal olan ses tonuyla ağzından çıkan kelimeleri dikkatle dinlerken önlerinde bir hareketlilik oldu. Melike Hanım’ın elinde emanet gibi duran silah, çatılmış kaşlarıyla bağırıyor, daha demin kalp kırmanın kötü bir şey olduğundan bahseden eşine.
“Bir kere bana sordun mu neler olduğunu Hilmi? Benim haksız olduğumu söyledin her zaman. Bir kez olsun ‘Melike neler oldu?’ diye sormadın.” Melike Hanım’ın sesi ne kadar yüksekse oradaki insanların korkuları da bir hayli yüksekti. İnsanlar bağırıyor, kaçıyor ve birileri birbirinden habersiz aynı anda polisi arıyordu. Pembe ceketli bir çocuk babasına sarılmış ağlıyordu. Orta boylu, sarışın bir garson Melike Hanım’ın üstüne atılmaya çalıştı. Melike Hanım “Çekil! Ateş ederim, çekil!” diye bağırıyor. Garson “Lütfen silahı bırakın. Hanımefendi, lütfen!” diyordu, onca yüksek gelirime rağmen sakin bir ses tonuyla. Melike Hanım tetiği çektiğinde ne umut ettiğini hissedemiyorum. Garsona mı, kendisine mi, yoksa kocasına mı isabet etmesini istediğini bilmiyorum ama kurşun bizim delikanlıya isabet alınca delikanlının yüz ifadesini unutamayacağım sanırım.
Okuduğunuz için teşekkürler.
Bir hikayenin daha sonuna geldiniz.







